Frankfurt Okulu
Eylül 24, 2007
Frankfurt Okulu
Almanya’da 1920’li ve 30’lu yıllarda ortaya çıkan Frankfurt Okulu’nun menşei, Marksizmin ya da her türlü tahakkümü eleştirmek ve ortadan kaldırmak gibi pratik bir niyetle tasarlanmış bir kuramın kapsamını neyin oluşturduğu tartışmasından bağımsız değildir.
Okulun düşünsel geliÅŸim eksenini kavramak için, bu eksenin baÄŸlamını oluÅŸturan çalkantılı olayların yerli yerine oturtulması gereklidir.: I.Dünya Savaşı’nın ardından Batı Avrupa’daki sol kanat işçi sınıfı hareketlerinin yenilgisi , Almanya’daki kitlesel sol kanat partilerinin reformist Ya da Moskova denetimindeki hareketler ÅŸeklinde çöküşü, , Rus Devrimi’ni Stanilizme dönüşerek yozlaÅŸması Nazizm ve FaÅŸizmin yükseliÅŸi. Bu olaylar , Marksizmden esinlenen, ama ya sosyalizmin ‘ planı”nın tarihin kaçınılmaz bir parçası olduÄŸu ya da “doÄŸru” toplumsal eylemin yalnızca , parti çizgisinin resmi duyurusunu takip edeceÄŸi görüşlerinin ne kadar yanıltıcı v e tehlikeli olduÄŸunu anlamaya hazır olanlar açısından temel sorunların sorulmasını saÄŸladı.
Frankfurt okulu, doÄŸrudan doÄŸruya anti-BolÅŸevik bir radikalizm ve ucu açık bırakılmış ya da eleÅŸtirel bir Marksizm ile iliÅŸkilendirilebilir. Hem kapitalizme hem de Sovyet sosyalizmine düşman olan Frankfurt okulunun yazıları, toplumsal geliÅŸme için alternatif bir yol olanağı tutma arayışı içinde olmuÅŸ; ve 1960 ve 1970′li yıllarda “Yeni Sol”a baÄŸlı olanların çoÄŸu ; çalışmalarında, hem Marksist kuramı ilgi çekici bir yorumunu ve hem de Marksizme daha ortodoks yaklaşımlar tarafından hem de hiç ulaÅŸtırılmayan konu ve sorunların (örneÄŸin bürokrasi ve otoriterlik) üzerinde önemle durulduÄŸunu görmüşlerdir.
Frankfurt okulunun düşünceleri genel olarak “eleÅŸtirel kuram° baÅŸlığı altında adlandırılmaktadır. (Jay 1973; Jacoby 1974). Ancak, eleÅŸtirel kuramın bir bütün oluÅŸturmadığını önemle vurgulamak gerekir. EleÅŸtirel kuram, ona baÄŸlı olan herkes açısından aynı anlama gelmez. (Dubiel 1978; Held 1980). Bu ad altında gevÅŸek bir biçimde toplanabilecek düşünce geleneÄŸi iki kola ayrılmıştır. Birincisi, 1923′de Frankfurt’ta kurulan, 1933′de Almanya’dan sürgün edilen, bundan kısa bir süre sonra Amerika’ya yerleÅŸen ve 1950′li yılların baÅŸlarında Frankfurt ‘ta yeniden kurulan “Toplumsal AraÅŸtırma Enstititüsü” etrafında toplanmıştı.
Enstitünün önemli üyeleri, Max Horkheimer (felsefeci, sosyolog ve sosyal psikolog), Friedrich Pollock (iktisatçı ve ulusal planlama sorunları konusunda uzman), Theodor Adorno (felsefeci, sosyolog müzikolog), Erich Fromm (psikanalist, sosyolog), Herbert Marcuse (felsefeci), Franz Neuman (siyaset bilimci, özellikle hukuk alanında uzman), Leo Lowenthal (popüler kültür edebiyat konularında uzman), Henryk Grossman (siyasal iktisatçı), Arkadij Gurlarland (iktisatçı, sosyolog) ve Enstitünün “dış çevresinin bir üyesi olarak Walter Benjamin (denemeci ve edebiyat eleÅŸtirmeni). Enstitünün üyelerine sık sık “Frankfurt okulu” olarak hitap edilir. Ancak bu, Enstitü üyelerinin çalışmaları her zaman birbirine sıkıca baÄŸlı ya da tamamlayıcı bir projeler dizisinden oluÅŸmadığı için, yanıltıcı bir adlandırmadır. Bir “okul” dan meÅŸru bir biçimde söz edilebilmesi, yalnızca Horkheimer, Adorno, Marcuse, Lowenthal, Pollock ve (Enstitünün ilk dönemleri için) Fromm’un çalışmalarına referansla mümkündür ki, bu kiÅŸiler arasında da oldukça temel görüş ayrılıkları bulunmaktadır.
EleÅŸtirel kuramın ikinci kolu, Jürgen Habermas’ın felsefe ve sosyoloji alanlarındaki, eleÅŸtirel kuram kavramını yeniden ÅŸekillendiren yakın dönem çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Bu yeniden ÅŸekillendirilme giriÅŸimine katkıda bulunanlar arasında, Albrecht Wellmer (felsefeci), Claus Offe (siyaset bilimcisi, toplumbilimci) ve Klaus Eder (antropolog) bulunmaktadır. (Wellmer 1974).
Aşağıda yapılacak olan değerlendirme, Frankfurt okulunun önde gelen üyelerinin -Adornoo, Horkheimer, Marcuse ve Habermas- çalışmalarına yöneliktir; onlar, eleştirel bir toplum kuramının geliştirilmesinde bugüne dek başlıca katkıları gerçekleştirmiş olan kişilerdir. Bu tür bir kuram fikri, onların çalışmalarındaki birtakım ortak ögeler aracılığıyla saptanabilir. Eleştiri kavramının akıl ve bilginin olanaklılığının koşullarına yönelik bir ilgiden (Kant), tinin ortaya çıkışı üstüne düşünmeye (Hegel) ve daha sonra da özgül tarihsel biçimler üstünde bir vurguya-kapitalizm, değişim süreci (Marx) doğru genişletilip, geliştirilmesi, Enstitü tarafından da sürdürülmüştür.
Enstitü üyeleri, tüm toplumsal pratiklerin tartışılmasında eleştirel bir perspektif geliştirmeye çalıştılar; bu, ideoloji eleştirisiyle, yani asimetrik iktidar ilişkilerini gizlemeye ve meşrulaştırmaya çalışan ve gerçekliğin sistematik bir biçimde tahrif edilmiş yorumları olan ideolojinin eleştirisiyle uğraşan bir perspektifti. Onlar, toplumsal çıkarların, çatışma ve çelişkilerin düşüncede nasıl ifade edildiği ve bunların tahakküm sistemlerinde nasıl üretildiği ve yeniden üretildiğiyle ilgiliydiler. Bu sistemlerin incelenmesinin, tahakkümün kökleri konusunda uyanışı çoğaltmada, ideolojileri geriletme ve bilinçlilik ve eylem değişikliklerini zorlamada yardımcı olacağını umuyorlardı.
Öncelikle felsefe eÄŸitimi almış olan eleÅŸtirel kuramcıların hepsi, Alman Felsefe GeleneÄŸinin temel kazanımları üzerine yazdılar. Amaçları bütün kapalı düşünce sistemlerinin kilidini kırmak ve eleÅŸtirel projenin geliÅŸiminin önüne set çeken gelenekleri yıkmak olduÄŸundan, onlar bu çalışmalarını, hem çözümleme hem de müdahale olarak kavrıyorlardı. Bu dört düşünür, Alman idealizminin ilgilerinin çoÄŸunu saklı tuttular -örneÄŸin, aklın, hakikatin ve güzelliÄŸin doÄŸası-; fakat Kant ve Hegel’in bunlara iliÅŸkin anlayışlarını yeniden formüle ettiler. Marx’ı izleyerek tarihi, felsefe ve topluma yaklaşımlarının merkezine yerleÅŸtirdiler (örnegin, Marcuse 1941).
Ancak, her bir üye, bir yandan bütün bilginin tarihsel olarak koşullandığı fikrini muhafaza ederken, öte yandan da bu bilgiye ilişkin hakikat iddialarının özgül toplumsal (örneğin sınıfsal) çıkarlardan bağımsız bir biçimde rasyonel olarak değerlendirilebileceğini ileri sürdü. Eleştirel kuramcılar, özerk bir eleştiri momentinin olanaklılığını savunmuştur (Horkheimer 1968, Adorno 1966).
EleÅŸtirel kuramcıların çalışmalarının çoÄŸu, geçmiÅŸin ve günümüzün önemli felsefeci ve toplumsal düşünürleriyle girilen bir dizi eleÅŸtirel diyalog etrafında odaklanmıştır. Frankfurt okulunun önde gelen simaları, diÄŸerlerinin yanısıra Kant, Hegel, Marx, Weber, Lukacs ve Freud’un çalışmalarıyla ilgilenmeyi ve bu çalışmaların bazı yönlerini bir senteze ulaÅŸtırmayı denediler. Habermas için, Anglo-Amerikan düşüncesinin belirli gelenekleri, özellikle dil felsefesi ve son dönem bilim felsefeleri de önemlidir. Bu tür bir giriÅŸim için gerekli motivasyon her bir kuramcı için benzerlik göstermektedir. Yani, disiplinler arası bir araÅŸtırma baÄŸlamı içersinde, toplumun yeniden üretimi ve dönüştürülmesini mümkün kılan koÅŸullar, kültürün anlamı ve birey toplum ve doÄŸa arasındaki iliÅŸki konusundaki soruların araÅŸtırılmasında bir temel oluÅŸturma arayışı.
Marksizmin Stalinist görünümüyle baskıcı bir ideoloji haline geldiÄŸinin teslimi-böylece de Marksizmin doktrinlerinin zorunlu olarak hakikati açıklayan anahtar konumunda olmadığının doÄŸrulanması-, eleÅŸtirel kuramın hayati öncüllerinden birini oluÅŸturmaktadır. Bu yalnızca “klasik” Marksist kavramların, (diÄŸerleri arasında Stalinizm ve FaÅŸizm gibi) bir dizi olgunun deÄŸerlendirilmesinde yetersiz kaldığının deÄŸil, ama aynı zamanda Marksistlerin karşı karşıya kaldıkları sorunların çözümünde -devrim neden Batı’da bekleniyordu ve neden gerçekleÅŸmedi?- Weber ve Freud gibi düşünürlerin düşünce ve kuramlarının önemli ipuçları saÄŸladığının kabulünü de beraberinde getirmektedir. EleÅŸtirel kuramcıların Marksist olmayan düşünce biçimlerine kıymet vermeleri ve bunları, uygulanabilir buldukları ölçüde de geliÅŸtirmeye yönelik ilgileri, Marksizmi zayıflatmak yönünde bir çaba anlamına gelmez; tersine bu, Marksizmi yeniden canlandırmak ve geliÅŸtirmek için gösterilen bir çabadır.
Bu anlamda, eleÅŸtirel kuramcılar, Marx’ın ekonomi politiÄŸe yaptığı katkının önemini teslim ederken, bunun günümüz toplumunu anlamada yetersiz bir temel oluÅŸturduÄŸunu düşünmektedirler. Devletin giderek daha çok alanlara yayılması, “altyapı” ve “üstyapı”nın artan kenetlenmesi, “kültür endüstrisi” adını verdikleri olgunun yayılması, otoriterliÄŸin geliÅŸmesi; bütün bunlar, ekonomi politiÄŸin diÄŸer ilgi alanlarıyla bütünleÅŸtirilmesi gerektiÄŸine iÅŸaret ediyordu. Böylece siyaset sosyolojisi, kültürel eleÅŸtiri, psikanaliz ve diÄŸer disiplinler, eleÅŸtirel kuramın çerçevesinde kendilerine bir yer buldular. Mülkiyet ve kontrole iliÅŸkin temel sorunun yanısıra, iÅŸbölümü, bürokrasi, kültürel örüntüler ve aile yapısına iliÅŸkin sorunları ortaya atan Frankfurt okulu, “eleÅŸtiri”nin konusu olan alanı kesin bir biçimde geniÅŸletti ve “siyasal” nosyonunun dönüşmesine yardımcı oldu.
EleÅŸtirel kuramcıların çalışmaları, belki de Marxçı külliyatın en temel dayanağı olan üretim tarzının, basitçe, nesnel yapılar, yani insani ajanların “zihinleri üzerinde” yükselen ÅŸeyler olarak karakterize edilmesini önleyen karmaşık iliÅŸki ve dolayımların gösterilmesiyle yola çıktı. Onlar, özellikle, (görünürde özerk olan ekonomik “altyapı” tarafından yönlendirilen) tarihsel geliÅŸmenin tersine çevrilemez aÅŸamalarını ve bu aÅŸamaların anlaşılmasında doÄŸa bilimlerinin yöntembilimsel tarzının uygunluÄŸunu vurgulayan tarihsel materyalizmin “determinist” ve “pozitivist” yorumunu sorguladılar. Marx’ın kendisinin de reddettiÄŸi bir düşünce tarzına yani, insani öznelliÄŸin merkezi önemini gözardı eden bir “tefekkürcü materyalizm”e denk düştüğünü iddia ettiler. Ortodoks Marksizmin geleneksel görüş açısı (Alman Komünist Partisinin doktriniyle örneklenebileceÄŸi gibi), hem eylemin nesnel koÅŸullarının hem de bu koÅŸulların hangi tarzlarda anlaşıldığı ve yorumlandığının birlıkte incelenmesinin önemini kavramakta. baÅŸarısız kalmıştır. ÖrneÄŸin, kültür ya da kimlik.:oluÅŸumunun öğelerinin çözümlenmesi zorunludur; çünkü “tarih”, “kısmen bilen öznelerin ” konumlanmış davranışları” tarafından “yapılmaktadır”. Üretici güçler ve üretim iliÅŸkiler arasındaki çeliÅŸki, önceden belirlenmiÅŸ bir kriz. rotasına yol açmaz. Krizin yönü, çözümünün doÄŸası, toplumsal ajanların pratiklerine ve kendilerinin de içinde oldukları durumu nasıl anladıklarına baÄŸlıdır. EleÅŸtirel kuram, yapı ve toplumsal pratikler arasındaki karşılıklı etkilemelerin, nesnel ve öznel olanın belirli toplumsa olaylar içinde ve onlar aracılığıyla dolayımının incelenmesini çağırır.
Sorunları formüle ediÅŸ tarzları açısından aralarında önemli farklar bulunmasına karşın, eleÅŸtirel kuramcılar, gerçekleÅŸebilirse toplumun rasyonelliÄŸini arttıracak olan ilerdeki olanakları çaÄŸdaÅŸ siyasal ve toplumsal sorunların incelenmesi aracılığıyla aydınlatabileceklerine inanıyorlardı. Bununla birlikte ne yalnızca örtük olanı ortaya çıkarma, ne de Horkheimer ve Adorno’nun sıkça belirttikleri gibi, unutulma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir geçmiÅŸi -yani, özgürleÅŸme için yapılan mücadeleyi, bu mücadelenin nedenlerini, eleÅŸtirel düşüncenin kendi doÄŸasını- yalnızca “hatırlamaya” ya da “yeni den biriktirmeye” çalışıyorlardı; onlar aynı zamanda, kuram ve pratik anlayışları aracılığıyla önemli yeni vurgular ve fikirler de geliÅŸtirdiler Marcuse’nin örneÄŸin, (çileci ve püriten bir bakış açısını sürdüren devrimcilere karşı) kiÅŸisel doyumu; (özgürlüğün basitçe üretici güçler ve üretim iliÅŸkilerindeki degiÅŸimi izleyeceÄŸi yolunda tartışmalar yapanlara karşı) bireysel özgürleÅŸmeyi; (varolan teknolojik biçimlerin geliÅŸi ‘ ‘nin hızlandırılması yanlılarına karşı) insanlık ve’ doÄŸa arasında varolan iliÅŸkilere karşı radika alternatifleri savunması…; bütün bunlar geleneksel Marksist doktrinlerden belirgin bir ayrılma oluÅŸturmaktadır (Marcuse 1955).
Bununla birlikte, Horkheimer, Adorno ve Marcuse hiçbir dönemde katı bir siyasal talepler dizisi sunmadılar. Çünkü düşüncelerinin temel bir ilkesi, ki Habermas da buna dahildir, özgürlük sürecinin bir kendini özgürleştirme ve kendini yaratma süreci gerektirdiğinde yatmaktadır. Bu anlamda Leninist öncü örgütleri, bunların emek, bürokrasi ve otoriter önderlik arasında kronik bir bölünmeyi yeniden ürettiğini düşündükleri için eleştirel bir biçimde değerlendirdiler. Eleştirel kuramcılar, sürekliliği olan bir siyasal kuram üretmemiş olmalarına rağmen, özgürlük ve sosyalizmi birarada düşünen ve rasyonel bir toplumun hedeflerinin, bu topluma ulaşmak için gerekli araçlar içinde ve bu araçlarla tutarlı olarak tasarlanması gerektiğini iddia eden bir gelenek içinde yer aldılar.
1930′lu ve 1940′lı yıllar boyunca Horkheimer’in yönetimindeki Toplumsal AraÅŸtırma Enstitüsü, bireysel kimlik oluÅŸumu, aile iliÅŸkileri, bürokrasi, devlet, ekonomi ve kültürü içeren birkaç farklı alanda araÅŸtırma ve çözümleme gerçekleÅŸtirdi. “Frankfurt” toplumsal kuramı olarak biline gelen eleÅŸtirel kuram genellikle bildik Marxçı aksiyomlarla iÅŸe baÅŸlamış olsa da, bulgulan görülebilir bir gelecekte toplumsal dönüşümün önündeki pek çok engeli aydınlattıkça, vardığı sonuçların çoÄŸunluÄŸu geleneksel Marksist kurama aykırı düştü. AÅŸağıda belirtilen öğeler takımı, Frankfurt okulunun kapitalist toplumda meydana gelen çaÄŸdaÅŸ geliÅŸmeleri deÄŸerlendirmeleri açısından önem taşımaktaydı.
BİRİNCİSİ, ekonomik ve siyasi olanın giderek daha çok bütünleşmesini getiren bir yönelim saptadılar. Tekeller ortaya çıkıp, devlete müdahale ederken, devlet ekonomik süreçleri himaye etmek ve sürdürmek için müdahalede bulunmaktadır.
İKİNCİSİ, ekonomi ile siyasal toplumun (polity) giderek artan kenetlenmesi, yerel girişimin bürokratik kararlara ve kaynaklara, pazar için- deki dağılımın merkezi planlamaya boyun eğişini garantilemektedir. Toplum, giderek daha kendine yeterli hale gelen ama tek yönlü bir biçimde üretime yönelen, güçlü (özel ve kamusal) yönetimler tarafından düzenlenmektedir.
ÜÇÜNCÜSÜ, bürokrasinin ve örgütlülüğün yayılması sonucu, araçsal aklın, yani önceden belirlenmiş hedefler doğrultusunda araçları verimli olarak kullanmaya yönelik ilginin yayılması aracılığıyla toplumsal yaşam artan bir biçimde rasyonelleşmektedir.
DÖRDÜNCÜSÜ, işbölümünün sürekli olarak genişlemesi, yapılması gereken işleri de parçalamaktadır. Yapılan işler giderek artan ölçüde makineleştikçe, erkek ve kadın işçilerin kendi emekleri üzerinde düşünme ve örgütlenme şansları azalmaktadır. Toplam iş sürecine ilişkin bilgi, daha az ulaşılabilir hale gelmektedir. Mesleklerin çoğu, atomize olmuş ve yalıtılmış birimler haline gelmektedir.
BEŞİNCİSİ, yapılan işlerin ve bu işlere ait bilginin parçalanması, sınıfsal tecrübeyi zayıflatmaktadır. Tahakküm hiçbir zaman olınadıgı ölçüde giderek kişisellik dışı olmaktadır. İnsanlar, kendine ait bir varoluşa sahip olduğunu gösteren amaçların yerine getirilmesi için araçlar haline gelmektedir. Bu süreçleri koşullandıran belirli toplumsal ilişki örüntüleri -kapitalist üretim ilişkileri- şeyleşmektedir. Toplumsal yaşamın giderek daha çok alanı, salt meta özellikleri kazanmaya başladıkça, şeyleşme desteklenmekte ve toplumsal ilişkiler görülmedik biçim- de daha az anlaşılır hale gelmektedir Çatışma, giderek, toplumun temelini sorgulamayan marjinal sorunlarda onaya çıkmaktadır.
Frankfurt okulunun bu süreçleri çözümlemesi, görünürde anonim olan tahakküm biçimlerinin özgül toplumsal temelini ortaya çıkartmak ve böylece de, insanların, kendiliÄŸindenlik ve pozitif eylem yeteneÄŸine sahip “özneler olarak kendilerinin bilincine varmaları”nı neyin engellediÄŸini göstermek için yola çıkmıştır. Bu temanın izlenmesinde dikkat, “popüler kültür” aracılığıyla fikir ve inançların aktarılması yolunun yani, benliÄŸin dışsal (aile dışı) toplumsallaÅŸması aracılığıyla kiÅŸisel, özel alanın zayıflatılmasının yolunun deÄŸerlendirilmesi üzerinde odaklanmıştır.
Horkheimer ve Adorno, burjuva döneminin büyük sanatçılarının ürünlerinin, tıpkı Rönesans ve Hıristiyan Ortaçağı’nın büyük sanatçılarının ürünleri gibi, tamamen pragmatik olan çıkarlar dünyasından belirli bir özerkliÄŸi koruduÄŸuna inanıyorlardı (Horkheimer ve Adorno 1947). Bu sanatçıların yapıtları, biçim ya da üslupları aracılığıyla, bireysel tecrübelerini, bu tecrübelerin anlamına ışık tutacak bir biçimde temsil ediyordu. Adorno’nun sıkça baÅŸvurduÄŸu adıyla “özerk” sanat, güzellik ve düzen ya da çeliÅŸki ve uyumsuzluk imgeleri gerçeklikten aynı anda hem uzaklaÅŸan ve hem de onu aydınlatan bir estetik alan üretmektedir Bu estetik alanın nesne dünyası kurulu düzenden türetilmekte, ancak bu düzen konvansiyonel olmayan bir biçimde resmedilmektedir. Bu suretle sanat, hem biliÅŸsel hem de baÅŸkaldırıcı bir özelliÄŸe sahiptir. Sanatın “hakikat- içeriÄŸi”, konvansiyonel anlam örüntülerini yeniden yapılandırması yeteneÄŸinde yatar.
Frankfurt okulu kuramcıları, onların dönemine kadar kültürün kendisinin bir “endüstri” ve kültürel varlıkların çoÄŸunun da metalar haline gelmiÅŸ bulunduÄŸunu öne sürdüler. Burada “endüstri” terimi, kültürel yapıntıların (artifact) “standartlaÅŸması” ve “sözde bireyselleÅŸme” ya da farklarının marjinal olmasına (örneÄŸin, televizyon Westernleri ya da film müzikleri) ve bu ürünlerin tanıtma ve dağıtım tekniklerinin rasyonelleÅŸmesine iÅŸaret eder. Sanatsal biçimin bütünselliÄŸine önem vermeyen kültür endüstrisi, yaratılacak “etkinin öncelikle hâkimiyeti” ile ilgilidir. Kültür endüstrisinin öncelikli amacı, gündelik hayatın sorumluluk ve ağır, sıkıcı iÅŸlerinden geçici bir kaçış saÄŸlayarak, oyalanma ve zihinsel uzaklaÅŸma yaratmaktır. Bununla birlikte kültür endüstrisinin sunduÄŸu kaçış hakiki deÄŸildir. Çünkü onun saÄŸladığı -talepler ve çabalardan yalıtılmış- dinlenme, insanları yalnızca yaÅŸamlarındaki temel baskılardan uzaklaÅŸtırmaya ve çalışma azimlerini yeniden üretmeye hizmet eder. Televizyon, sanat, popüler müzik ve astroloji çözümlemelerinde Adorno, özellikle “endüstri” ürünlerinin insanların kaçındıkları dünyanın yapısını nasıl yalnızca kopyaladığını ve güçlendirdiÄŸini göstermeye çalıştı. Kültür endüstrisi ürünleri, hayattaki olumsuz faktörlerin doÄŸal nedenlere ya da ÅŸansa baÄŸlı olarak ortaya çıktığı inancını ve böylece de, bir tür kadercilik, bağımlılık ve yükümlülük anlayışını güçlendirirler. Kültür endüstrisi, mevcut düzen için bir “toplumsal sıva” üretir. (Adomo bunun bütün sanat ve müziÄŸin kaderi olduÄŸu düşüncesinde deÄŸildi. ÖrneÄŸin, Schönberg’in yaptığı atonal müziÄŸin eleÅŸtirel, olumsuzlayıcı bir iÅŸlevi saklı tuttuÄŸu fikrini yorulmadan sürekli vurguladı.) Frankfurt okulu, modern sanat ve müzik incelemeleri aracılığıyla, çeÅŸitli kültürel olguların doÄŸasını deÄŸerlendirmeye çalıştı. Bu araÅŸtırmada, boÅŸ zaman etkinliklerinin nasıl denetlendiÄŸi ve kontrol edildiÄŸini göstermeye çalıştılar. Hem üretim hem de tüketim alanlarının, bireyin toplumsallaÅŸması üzerinde önemli etkileri bulunmaktadır. KiÅŸisel olamayan güçler yalnızca bireylerin inançları üzerinde deÄŸil, ama aynı zamanda onların sâikleri üzerinde de hükmünü sürdürür.
Frankfurt okulu, kullandığı pek çok psikanalitik kavram aracılığıyla, toplumun, toplumsal karakter tiplerini üreterek bireyi nasıl oluÅŸturduÄŸunu inceledi. ToplumsallaÅŸma sürecinde ailenin öneminin giderek azaldığını tespit ettiler. Aileler, dış dünyanın çok güçlü baskılarına karşı giderek zayıflamaya baÅŸladı. Bunun sonucu, örneÄŸin, erkek çocuÄŸun babası gibi olmayı özlemek yerine, giderek daha çok, genel olarak kültür endüstrisi (ya da Nazi Almanyası’nda FaÅŸizm) tarafından sunulan imajlara benzemeyi özlemesidir. Baba belirli bir gücü sürdürmekte, ancak talepleri ve koyduÄŸu yasaklar çocukta, en iyi haliyle, zayıf bir içselleÅŸmeyle sonuçlanmaktadır. Babanın iktidarı, bu nedenle, keyfi görünmektedir. Bu durumda çocuk, soyut bir iktidar ve güç fıkri edinmekte ve bu imaja uygun daha güçlü bir “baba” figürü aramaktadır. Dışsal güçlere karşı böylece genel bir dayanıksızlık durumu yaratılmış olmaktadır faÅŸist demagojilere karşı, örneÄŸin. The Authoritarian Personality adlı klasik çalışmaları (Adorno ve arkadaÅŸları 1950), bu dayanıksızlık durumunu, böyle baskılar altında belirginleÅŸen bir kiÅŸilik sendromu aracılığıyla çözümlemeyi amaçladı. Bu çalışma, belirli kiÅŸilik özellikleri ile, saldırgan milliyetçilik ya da ırkçı önyargı gibi, potansiyel olarak faÅŸist diye tanımlanabilecek siyasal görüşler arasındaki iç baÄŸlantıları kurmaya yönelmiÅŸti. Çalışma, stereotipler kullanmaya eÄŸilimli olan katı bir düşünce tarzına sahip, konvansiyonel deÄŸerlere ve otoriteye körlük derecesinde itaatkâr ve bâtıl inançlı olan bir “standartlaÅŸmış” birey ortaya çıkardı. İdeolojinin ne kadar derinde kök salmış olduÄŸunu ve insanların “kendi rasyonel çıkarına karşıt” inanç sistemlerini neden kabul edebildiklerini gösterdi. Çalışmada otoriter kiÅŸilik tipi, eleÅŸtirel yargı yeteneÄŸine sahip olan özerk bir bireye karşıt olarak ortaya konuyordu.
Frankfurt okulunun çağdaş kültür, otoriterlik örüntüleri vb. değerlendirmeleri, özgürleşme için yapılan mücadelenin büyümesine yardım niyeti taşıyordu; ancak, bu tasarımın kati anlamı üzerinde okul üyeleri arasında bir tartışma bulunduğu gerçeği de hemen ardından eklenmelidir. Zaten, Frankfurt okulunun çalışmalarında belirgin bir paradoks bulunduğu açıktır, bu, insani ve toplumsal değişme potansiyellerinin tarihsel olarak temellendirilmesi gerekliliğini savundukları için özellikle rahatsız edicidir. Sundukları kuram temelden bir toplumsal dönüşümün önemini vurgulamasına rağmen, bu temel pek de toplumsal mücadelede yatmıyordu. Eleştirinin ilişkilendirme terimlerini ve siyaset kavramını genişletmeleri, kendi konumlarından dolayı ortaya çıkan gerilimleri birarada tutmada önemli bir adım oluşturuyordu. Tam da, kapitalizmin dönüşmesinin kaçınılmaz olmadığını gördükleri için, ideoloji eleştirisiyle bu denli ilgileniyor ve böylece varolan hâkimiyet yapısından bir kopuşun olanaklılığına dair bir farkındalık yaratılmasına yardım ediyorlardı. Ancak gerilimler, sorgulanabilir bir tezden kaynaklanmaktadır: Hem belirli siyasal mücadele tiplerinin ve hem de kendi çalışmalarının bu mücadeleler için önemini değerlendiremeyen bir tezden.
Frankfurt okulunun baÅŸlıca ilgilerinden bir tanesi, Marx’ın düşündüğü gibi devrimin neden Batı’da gerçekleÅŸmediÄŸini açıklamaktı. Devrimin olmaması durumunu yorumlamaya çalışırken, siyasal olayların karmaşıklığını gözardı ettiler. DeÄŸiÅŸmenin mevcut düzenle kat’i bir kopuÅŸ onucu gerçekleÅŸmesi gerektiÄŸine dair var- sayımlan, toplumu dengede tutmak üzere çalı- ÅŸan güçlerin kudretine gereksiz bir önem ver- melerine neden oldu. Umduklarının neden gerçekleÅŸmediÄŸini açıklamaya çalışırken, “sistem”in muhalefeti emme kapasitesini abarttılar. Bunun sonucu olarak, eleÅŸtirel kuram, Batı’da ve Batı dışındaki önemli toplumsal ve siyasal mücadeleler -siyasetin yüzünü deÄŸiÅŸtiren ve hâlâ da deÄŸiÅŸtirmekte olan mücadeleler- alanının önemini kavramakta yetersiz kaldı.
Frankfurt okulu kuramcıları, değişen siyasal olaylar kümesine her zaman gerekli kıymeti verememelerine rağmen, yine de kuram, eleştiri ve radikal siyasal hareketleri kısıtlayan birçok tahakküm biçimini çözümlenmesi konularındaki ilgileri, dikkate değer pratik bir etkide bulunmuştur. Bu alandaki çalışmaları, Marksist geleneğin bütünleyici ve önemli bir parçası durumundadır.
Burada ele alınamayacak olmasına karşın, Frankfurt okulunun konumuna iliÅŸkin baÅŸka eleÅŸtiriler de mevcuttur . En önemli kusurlara, eleÅŸtirel kuramcıların ikinci kuÅŸağına mensup üyelerin yazılarında, özellikle de düşüncelerini Adorno, Horkheimer ve Marcuse’ninkinden temelden farklı bir çerçevede oluÅŸturan ikinci kuÅŸagın önde gelen ismi Habermas tarafından deÄŸinilmiÅŸ olması anlamlıdır. Habermas, özellikle, eleÅŸtirel kuramın rasyonellik ve “iyi toplum” konusundaki ön gereklilikleri açımlamaya giriÅŸerek eleÅŸtirel kuramın felsefi temellerini derinlemesine araÅŸtırmış ve eleÅŸtirel kuramın kapitalist toplumun geliÅŸme olanakları konusundaki yorumunu yeniden deÄŸerlendirmiÅŸtir (Habermas 1968,1973). Henüz bir geliÅŸme süreci içinde olan Habermas’ın çalışması, her ne kadar bugün biz eleÅŸtirel kuramın çoÄŸu doktrinini eleÅŸtirmeden kendimize mal edemiyorsak da, eleÅŸtirel toplum kuramının geliÅŸtirilmesinin hâlâ canlı bir proje olduÄŸu gerçeÄŸine bir delil teÅŸkil etmektedir.


