Postmodern Felsefe
Eylül 24, 2007
Postmodern Felsefe
En genel anlamda, “Aydınlanma Tasarısı”nın temelini oluÅŸturan nesnel bilginin us yoluyla edinilebilir olduÄŸuna duyulan güvenin kökten yıkılmasıyla birlikte, “temeldencilik”, “özcülük”, “gerçekçilik”, “ussallik”, “özne”, “ben” gibi modern felsefenin en temel tasarımlarının sorunsallaÅŸtırılarak ele alındığı felsefe çerçevesi, konumu ya da duyusu.
Felsefede postmodern yönelimli düşünürlerin evrensel, tümel, nesnel, ussal bir doÄŸruluÄŸun varlığına yönelik derin bir kuÅŸku duydukları, bu kuÅŸkuları doÄŸrultusunda da özellikle deÄŸiÅŸik dil ve deyiÅŸ stratejileri aracılığıyla Batı felsefesi dilinin keskin kavram karşılıkları üstüne bina edilmiÅŸ ikilikleri yıkmayı amaçladıkları, hep “dilin yaÅŸamsallığı” ile “yaÅŸamın dilselliÄŸi” düşüncesini öne çıkardıkları gözlenmektedir. Düşünceleriyle postmodern felsefenin oluÅŸumuna katkıda bulunan düşünürlerin en önde gelenleri olarak, Nietzsche, Heidegger, Wittgenstein, Foucault, Levinas, Derrida, Lyotard, Baudrillard, Rorty, lngaray, Kristeva, Cixous adları sayılabilir.
Görüngübilim, varoluşçuluk, Marxçılık gibi düşünce okullarının tersine postmodern felsefenin temel bir savunusu olmadığı gibi belli uslamlamalarla özetlenebilecek genel bir öğretisi de yoktur. Bu nedenle postmodern felsefe denince daha çok II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan, Marxçılık, yapısalcılık, varoluşçuluk, post-yapısalcılık, yapısökümcülük gibi bir dizi felsefe akımından çeşitli biçimlerde etkilenmiş pek çok Fransız felsefecinin değişik bakımlardan belli yaklaşımlara karşı çıkmalarını anlatan ortak bir felsefe düzlemi anlaşılmalıdır. Bu anlamda postmodern felsefe kendi içinde alabildiğine değişik felsefe eğilimlerinin biraraya geldiği, birbirinden son derece farklı konumların ya da tutumların savunulduğu kendi içinde bütünlüğü olmayan ayrışık bir felsefe bağlamına göndermede bulunmaktadır.
Postmodern felsefenin çok büyük ölçüde yaşam bulduğu XX. yüzyılın ikinci yansındaki Fransız felsefe bağlamının biçimlenişinde kimi felsefe anlayışlarının çok özel bir yeri vardır. Kuşkusuz bunların arasında en önemlisi Alman felsefe geleneğidir. XIX. yüzyıl düşünürlerinden Hegel, Marx ve Nietzsche bir yanda, XX. yüzyıl düşünürlerinden Freud, Husserl ve Heidegger öbür yanda, özünde Fransa kökenli postmodern felsefenin doğuşunda çok önemli bir yer tutmaktadırlar. Bütün bu Alman fılozoflarına ek olarak, çoğunluk yapısalcılığın doğuşunu olanaklı kıldığı düşünülen Isviçreli dilbilimci Ferdinand de Suassure de ayrıca anılmayı hak etmektedir.
Nitekim bütün bu düşünürlerden çok deÄŸiÅŸik açılardan beslenen Fransız felsefecileri 1960′lı ve 1970 li yıllarla birlikte postmodern felsefenin temel çatısını kuracak kilit deÄŸerde önemi bulunan düşünceler dile getirmiÅŸlerdir. Genel olarak postmodernizm terimi, terimin ilk ortaya atıldığı mimari baÅŸta olmak üzere sanat dallarında, felsefede, dinde, toplumda, kültürün hemen her alanında modernizm diye anılan anlayışa tepki olarak doÄŸmuÅŸ bir dizi tutum ve yaklaşımı anlıyor olmakla birlikte, postmodern felsefe denince çoÄŸunluk postmodernizmin kuramsal altyapısını oluÅŸturmaya dönük bütün araÅŸtırmaların birlikte durduÄŸu kendine özgü bir felsefe düzlemi anlaşılmaktadır. Postmodern felsefe söylemine genel çizgileriyle bakıldığında deÄŸinilmesi gereken önemli noktalardan biri, postmodern kavrayışın geleneksel felsefeden bütün bütün bir kopmayı gerçekleÅŸtirmek amacıyla özel olarak tasarlanmış konu seçimleriyle biçemsel özellikleridir.
Bu baÄŸlamda postmodern felsefe metinleri, geleneksel felsefe metinleri gibi salt felsefenin sorunları ile teknik konuları üzerine yazılmış metinler olmaktan çok, çoÄŸu durumda klasik filozofların gözünde felsefe dışı konular olarak görülecek toplum ile kültürün hemen her yönüyle, hergünkü yaÅŸamın bütün anlarıyla ilgilidirler. Bu anlamda post- modern felsefenin ana izlencelerinden birisini, bütün öğeleriyle, yeter koÅŸullarıyla, olmazsa olmazlarıyla “geleneksel felsefe metni tasarımları”nın çözüştürülmesini olanaklı kılacak birtakım yeni yazma stratejilerinin üretimi oluÅŸturmaktadır. Nitekim postmodern felsefe metinlerinin en belirgin özelliÄŸi bölük pörçüklükleridir. Bu nitelikleriyle hem geleneksel felsefe metni tasarımındaki kendi içinde bütünlüklü olma ülküsüne karşı çıkarlarken hem de çaÄŸdaÅŸ varoluÅŸ deneyinin bölük pörçüklüğünü dile getirmektedirler.
Derinlikli olmak yerine kimileyin sığlığa varacak ölçülerde yüzeysel olma, ağırbaşlı yazılar olmak yerine alaycı, dalgacı, tiye alıcı olmalarıyla yazı yazma ediminin bir oyun oynamaya dönüştürülmesi yine postmodern felsefe metinlerinin ayırt edici özellikleridir. Bütün bu metinsel ve dilsel yeniliklerle gerçekleştirilmek istenen başlıca amaç, geleneksel felsefe değerlerinin olduğu denli, yerleşik kültürel değerlerin ve ayrımların da altlarının oyularak yerlerine yeni bir şey koymadan çökertilmeleridir.
Postmodern felsefenin büyük mimarları felsefe yapmanın her ÅŸeyden önce bir yazı yazma etkinliÄŸi olduÄŸunu, aynı biçimde felsefecinin de deÄŸme bir yazar olduÄŸunu düşündüklerinden ortaya koydukları metinlerde “yüksek kültür ile alt kültür”, “iyi ile kötü”, “dış dünya ile iç dünya”, “ussal ile deneysel” gibi belli baÅŸlı bütün ayrımların çözüştürülerek felsefe metnini öteden beri taşımış bulunan bu geleneksel dayanakların kuÅŸkuya açılmaları söz konusudur. Bu anlamda postmodern felsefenin belirleyici öğelerinden biri, öteden beri birer dayanak oldukları düşünülmüş kimi kavram ya da terimlerin aslında öyle savıldığı gibi herhangi bir ÅŸeye dayanaklık edebilmelerinin söz konusu olmadığına yönelik temel farkındalıktır.
Gerek insancılığın insanmerkezcilik olduÄŸunun açıklıkla görülmesi bakımından olsun, gerekse Descartes ‘ta temelleri atılan Kant ile Hegel ‘de ise doruÄŸuna ulaÅŸan modern felsefenin sorunlarının ayırdına varılması bakımından olsun, postmodern felsefenin en başından beri Nietzsche, Heidegger, Lacan, Foucault, Deleuze, Derrida gibi felsefecilere düşünsel borçlan büyüktür. Postmodern felsefenin en temel görüşlerinden birine karşılık gelen, “insanın ölümü”ne baÄŸlı olarak metafizik insanlığın sonuna gelinmiÅŸ olması düşüncesi, postmodern durum diye anılan genel insanlık durumunun da en ayırt edici özelliÄŸidir. KuÅŸkusıız bu durumun en iyi anlamı Nietzsche ‘nin yoksayıcılık (nihilizm) duyurusu ile varlıkbilgisel yoksayıcılık çözümlemelerinde bulunmaktadır.
1979 yılında yayımladığı Postmodern Durum baÅŸlıklı kitabında önemli postmodern felsefecilerden Lyotard , postmodern felsefenin felsefi anlamına yönelik oldukça yararlı açımlamalarda bulunmaktadır. Lyotard burada postmodern felsefenin, bütün her ÅŸeyi açıklama savıyla ortaya ¢kan bütüncül (totaliter) üst anlatılara duyulan genel güvensizlik durumunun deÄŸiÅŸik biçimlerde dile getirilmesi olarak anlaşılabileceÄŸini ileri sürmektedir. Foucault ‘nun soykütük çıkarmaya yönelik kazıbilimsel çalışmaları, Derrida ‘nın Batı felsefesinin sorunlu metafizik tasarımlarının yapısını sökmeye yönelik yaptığı okumalar, Deleuze ‘ün göçebe düşünceleriyle ortaya koyduÄŸu ÅŸizoanalizleri postmodern felsefenin içerden, nasıl yapıldığının görüp izlenerek en iyi öğrenilebilecegi yerlerdir.
Açıkça görüleceÄŸi üzere, postmodern felsefenin geleneksel felsefe yapma anlayışına karşı dillendirdiÄŸi en güçlü meydan okumalardan biri, tarihin büyük ölçüde, modernciliÄŸin ise bütün ülkü ve tasarılarıyla birlikte kesinkes sonuna gelindiÄŸi savıdır. Bu sav kimileyin Nietzsche ‘nin metafizik eleÅŸtirisine dayandırılarak, kimileyin de HegelciliÄŸin çökmüş olmasına dikkat çekilerek tanıtlanıyor olsa da, çoÄŸu postmodern felsefecinin gözünde buralardan destek almaya dahi gerek yoktur. Nitekim bütün her ÅŸey gibi tarihin de sona ermesinden daha doÄŸal bir ÅŸey olamayacağım dile getiren postmodern felsefeciler, tarihin sonunun gelmiÅŸ olduÄŸunu görmek için postmodern dünya ile postmodern insan deneyiminde fazlasıyla gösterge bulunduÄŸunu ileri sürmektedirler. ModernliÄŸin ilerlemeci ideolojisinin kendi sonunu getirmiÅŸ olmasının yarı ironik yarı trajik bir gerçek olarak okunduÄŸu postmodern felsefe çerçevesi, hem Kant’ın aydınlanmacı Aydınlanma Tasarısı’nın hem de Hegel ile Marx ‘ın tarihsel usu saltıklaÅŸtırmaya yönelik olarak verdikleri felsefe temellendirmelerinin ölümcül hastalığa yakalanmış modernliÄŸin ölmeden önceki son hastalıklı çırpınışları olduÄŸu sonucuna varmaktadır. Bu sonuçla doÄŸrudan ilintili bir baÅŸka nokta da kökleri Alman İdealizmi’ne dek uzanan Avrupa yoksayıcılık deneyiminin edindiÄŸi yeni açılımdır. Buna göre postmodern felsefe geçmiÅŸte olumsuz bir hastalık tanısı konulan yoksayıcılığı, Nietzsche ‘nin son bir fırsat olduÄŸunu söylediÄŸi yoksayıcılık açıklamasından da destek alarak günümüz postmodern dünyası için en anlamlı insanlık deneyimi olarak göklere çıkarıp adeta kutlamaktadır.
İnsanlık tarihinin geldiÄŸi bu noktada yaÅŸanan yoksayıcılık deneyimi, göklerin adaletinin kimilerine göre bir ceza kimilerine göreyse bir armaÄŸan olarak gerçekleÅŸmesi diye görülmektedir. Vincent Descombes hiç de hoÅŸnut olmadığı bu durumdan yakınışını dile getirirken son derece açıklayıcı bir postmodern felsefe betimi vermektedir “özgün olan tek bit ÅŸey olsun yok; kopyaya ya da taklide model olanın kendisi de halis bir kopya ya da taklit. Gerçek olgular yok; yalnızca yorumlar var, bütün yorumlarsa daha eski bir yorumun yorumlanmasından öte bir ÅŸey deÄŸiller. Sözcüklere uygun anlamlar yok, yalnızca betili anlamlar dolaşıyor ortada. Hiçbir metnin sahici biçimi korunmamış, yalnızca çevirileri var elimizde. DoÄŸruluk ya da hakikat diye bir ÅŸey yok; yalnızca “pastiÅŸ” (benzek; öyküntü) ile “parodi” (gülünçleme; yansılama) hayaletleri cirit atıyor dört bir yanda.”
Hiç kuÅŸkusuz postmodern felsefenin oluÅŸumunda Fransız yapısalcılığının önde gelen düşünürleri, dilbilimci Saussure , insanbilimci Levi-Strauss , rohbilimci Lacan göstergebilimci Barthes ‘ın yapakları çalışmaların büyük katkılan vardır. Ama bu oluÅŸumda düşünürlerin çalışmalarından çok daha belirleyici olan, Platon, Descartes, Hegel gibi felsefe tarihinin en büyük dizgeci fılozoflarının yapıtlarında karşılaşılan ve ÅŸaÅŸmaz kesinlikleriyle dikkat çeken bilgi savlarına yönelik ortak yürütülen “salakçı Felsefe” eleÅŸtisisidir. Bu eleÅŸtirilerin kökleri Kierkegaard ile Nietzsche ‘ye dek uzanır. Nitekim, salak bilgiye ulaÅŸmak adına açık seçik anlamları ve kesin doÄŸrulukları belirlemeye yönelmiÅŸ geleneksel felsefe soruÅŸturmasına karşı, postmodern felsefe çok büyük ölçüde Nietzsche’nin “Tanrı’nın Ölümü” duyurusunu bütün içerimleriyle birlikte “Felsefenin Sonu” duyurusu olarak okumaktadır. Nitekim bu baÄŸlamda postmodern felsefenin oluÅŸumunda son derece belirleyici olinuÅŸ ana izlencelerden ikisini, Heidegger ‘in “varlığın yapıçökertimi” ile Derrida ‘nın “bulunuÅŸ metafiziÄŸinin yapısökümü” oluÅŸturmaktadır.
HEIDEGGER ‘in ilk olarak 1927 yılında yayımlanan Varlık ve Zaman ’da kendisinden söz ettiÄŸi yapıçökertimi zaman içersinde aÅŸama aÅŸama geliÅŸerek 1957 yılında çıkardığı ÖzdeÅŸlik ve Ayrım ’da metafıziÄŸin onto-theo lojical (varlık-tanrı-mantıksal) yapısının eleÅŸtirilerek çökertilmesine dönüşmüştür. Heidegger in bu uÄŸrakta kalkış noktasını pek çok bakımdan birlik bütünlük içinde olduÄŸunu söylediÄŸi Aristoteles ‘in varlık tasarımı oluÅŸturmaktadır. Aristoteles ‘e göre kategorik düzeyde, tüm parçalılıkları bir bütün haline getiren ilk ilke iÅŸlevini eksiksiz olarak yerine getiren tözdür. Bu uÄŸrakta asal tözler dünyasının kendisinin nasıl bütünleÅŸik bir duruma getirildiÄŸi sorusu ise en yüksek töz yani ilk varlık olmaktalığıyla tümel, aynı zamanda en üstün töz de olan Tanrı ile yanıtlanmaktadır. Bir baÅŸka deyiÅŸle, bütün bir varlıklar alanı ancak ve ancak bu varlıkların varlık olmaktalıklarına düzen kazandıran en yüksek varlığa baÅŸvurmak yoluyla anlaşılabilir. Heidegger , varlıkbilgisinin tümelliÄŸi ile tanrıbilimin önceliÄŸinin bütünleÅŸmesini, kavuÅŸup birlikte denize dökülmelerini onto-tbeology (varlık-tanrı-bilgisi) diye adlandırmaktadır. Tipik bir postmodern tutum içerisinde, bu göklere çıkartılmış ilkenin modern felsefede en üst doyuma kavuÅŸturulduğıı yerin Hegel olduÄŸu saptamasında bulunduktan sonra, açık açık “saygısızca” davranmaktadır. Varlik-tanrı-bilgisinin tanrısallığın ancak ne adına, ne için, neyi baÅŸarmak amacıyla felsefeye sokulduÄŸunun açık kılınması koÅŸuluyla Felsefeye girebileceÄŸini öne süren Heidegger, Aristoteles’ten Hegel ‘e dek uzanan ontotheologic (varlıktannbilgisel geleneÄŸin her durumda Tanrı’yı kendi amaçlarına ulaÅŸmak için kullandığını dile getirerek, modern teknolojinin ruhunu da bir anlamda önceden görüleyerek, kendi güç istencinin hizmetinde bütün bir varlığı anlaşılır kılma izlencesi kılığı altında Tanrı’yı dahi kullanabilen böyle bir geleneÄŸin hiçbir saygı duyulmaksızın çökertilmesi gerektiÄŸini savunmaktadır. Heidegger bu geleneÄŸin dışına çıkabilmek için, bir yandan bir sonluluk yorumbilgisi geliÅŸtirirken, öbür yandan tanrı inancına bürünmüş söylemlerin gerisinde üstü örtük olarak yatanları ortaya çıkarmaya yönelik -en ince ayrıntısına varana dek- bir “kuÅŸku yorumbilgisi’ tasarlamıştır. Heidegger bu iki yorumbilgisel stratejiyi özellikle Hegel ‘in “Mantık Bilimi” nden “Doga Bilimleri” ne, oradan da `Tinin Görüngübilimi” ne birtakım saltık kategorik ÅŸemalandırmalar yoluyla varlığın saltık bilgisine ulaşılabilir olduÄŸu düşüncesi üstüne kurulu “bütüncülük”üne karşı kullanmaktadır.
Öte yanda, DERRİDA ‘nın, Heidegger’ inkinden bağımsız kendine özgü bir Hegel eleÅŸtirisi olması bir yana, bulunuÅŸ metafıziÄŸinin yapısökümü düşüncesi büyük ölçüde yavaÅŸ yavaÅŸ da olsa, aÅŸama aÅŸama da gerçekleÅŸtirilse en sonunda kesin anlamlara ve sonul doÄŸrulara ulaşılabileceÄŸini savunan temedenciliÄŸe karşı yapılan ÅŸiddetli bir felsefe hareketi olarak deÄŸerlendirilebilir. Derrida ‘nın bulunuÅŸ metafiziÄŸiyle tam olarak anlatmak istediÄŸi, bu tür anlamlar ile doÄŸmaların bulunduÄŸu, bunların hiçbir aracıya konu olmaksızın dolaysız bir biçimde yaÅŸantılanabilir oldukları biçiminde özetlenebilecek, sorunsuz olduÄŸu düşünülen varsayımın tam da kendisidir.
Åžimdi, yaÅŸanan, tam ÅŸu anda burada olanın olduÄŸu gibi Derrida ‘nın bulunuÅŸ tasarımının da deÄŸiÅŸik uzamsal ve zamansal uzantıları vardır. Anlamlar ya da dogmalar aracılığıyla bütünüyle burada olmanın, bölük pörçük bir biçimde olsa da saltık bilgiye ulaÅŸmak için zorunlu olması, hiçbir kuÅŸkuya yer bırakmaksızın aÅŸkın bir gösterilenin varlığına duyulan sarsılmaz inancın kanıtıdır. Buradaki aÅŸkın gösterilen inancı, açıklığı, seçikliÄŸi ya da geçerliliÄŸi adına kendi dışında hiçbir ÅŸeye göndermede bulunma gereksiniminin duyulmadığı, hem kendine yeter bir anlam ya da doÄŸruluk alanına hem de böyle bir ana duyulan inanç ile özdeÅŸtir. Bu baÄŸlamda çoÄŸunluk sanıldığı gibi yapısöküm, bütün bir açıklık ile sonul bir kesinlik savlarının alanı oyan uzamsal ayrımlar ile zamansal ertelemelerin sürekli gösterimine dayalı olarak aÅŸkın gösrerilenin her durumda ulaşılmaz olduÄŸunu ileri sürüyor deÄŸildir.
Nitekim 1968 yılında Derrida, Hegel ‘in öngördüğü gibi insan düşüncesinin varlıkla yüz yüze iliÅŸkiye girmesinin ilkece olanaklı olmadığı, dile önsel ya da ondan bağımsız salak bilginin olanaksızlığı üstüne bina edilmiÅŸ sözmerkezcilik eleÅŸtirisi baÄŸlamında “ayrım” ile “erteleyim” düşüncelerinin birleÅŸip kaynaÅŸtığı différance terimini ortaya atmıştır. Bu baÄŸlamda, Derrida’nın uslamlamasının uzamla ilgili bölümü büyük ölçüde yapısalcılıktan türerken, buna karşı zamanı ilgilendiren bölümüyse Husserl ‘in “iç zaman bilincinin görüngübilimi”ne yer etmiÅŸ temeldenci apodiktik sezgi savlarına karşı geliÅŸtirilmiÅŸtir. Bu anlamda postmodern felsefenin çok ÅŸeyler borçlu oldugıı dört fılozof; Kierkegaard, Nietzsche, Heidegger ile Derrida insan düşüncesinin bengiseliÄŸinden ya da sonulluÄŸundan söz etmenin bile saçma olduÄŸunu savunurlarken bütünüyle Kantçıdırlar. Heidegger ile Derrida için olduÄŸu gibi, Kierkegaard ile Nietzsche için de insan düşüncesinde aÅŸkın gösterileni aÅŸkın bir yanılsama yapan tam da insan varoluÅŸunun zamansal yapısıdır. Bütün bu düşünürler de metafıziÄŸin bütün öğeleriyle birlikte geride bırakılmasının ÅŸu an için olanaksız olduÄŸunun bütünüyle ayırdında olarak, metafızik tasarımlar ile baÄŸlanımların Platon’ dan bu yana insan düşüncesi ile diline sökülüp atılmazcasına kök salıp iyicene yerleÅŸmiÅŸ olması gerçeÄŸine parmak basmaktadırlar. Bu baÄŸlamda her biri de “metafızik sonrası felsefenin” metafızik eÄŸilimlerden bütünüyle enson anlamda bir özgürlüğe geçiÅŸi olanaklı kılan bir eÅŸik olmaktan çok, söz konusu eÄŸilimlere karşı körü körüne tutsak olmanın olabildiÄŸince önüne geçmek, temelsiz temeller üstüne bina edilmiÅŸ metafızik tasarımlara karşı elden geldiÄŸince farkındalığımızı çoÄŸaltmak anlamına geldiÄŸinin altını özellikle çizmektedir. Nitekim kendisini postmodern olarak tanımlayan çoÄŸu düşünürün “felsefenin sonu” deyiÅŸini yanlış anlayıp olur olmaz çıkarımlarda bulunuyor olması gerçeÄŸi karşısında Derrida, “felsefenin sonu” sözünü ha anlamda felsefenin sona eriÅŸi olarak okumak yerine, felsefe için bir dönemin yani metafizik dönemin kapanışı olarak, dolayısıyla da yeni bir felsefe döneminin açılışı olarak, hatta felsefenin daha yeni baÅŸlıyor oluÅŸu olarak okunmasını önermektedir.
Yeni bir felsefece düşünme olanağı olarak postmodern felsefenin SİYASET FELSEFESİ üzerindeki olumlu ya da olumsuz içerimlerine iliÅŸkin çok sayıda düşünce ileri sürülmekle birlikte, bütün bu deÄŸiÅŸik görüşler arasında özellikle postmodern felsefenin siyasal getirileri ile götürüleri baÄŸlamında ortak bir uzlaşım henüz kurulmuÅŸ olmadıgı görülmektedir. Çok genel bir açıdan bakıldığında post- modern felsefecilerin çok büyük bir bölümünün sürekli üzerinde durduÄŸu ana nokta, «ussallık”, “normallik”, “iyilik”, “sorumluluk” gibi Batı modernizminin temel ahlâksal ve siyasal kavramlarının baÅŸtan beri “öteki”leri toplumun kıyılarına itekleyerek ya da sindirip dışlayarak denetim altında tutmaya yönelik olarak tasarlanıp öyle de iÅŸletilmekte oluÅŸlarıdır.
Nitekim pek çok postmodern felsefecinin gözünde Batı’nın liberal demokrasi doÄŸrultusunda yol alışını kendisini kutsayarak göklere çıkarmaşı, tarihin en başından bu yana toplum üzerinde oynanan geleneksel baskıcı iktidar oyunlarının en yetkin, en yeni modem biçiminden baÅŸka bir ÅŸey degildir. Postmodern Felsefe bu durum karşısında çoÄŸunluk, modem liberal demokrasilerde siyasal kimliÄŸin yapımı ve temel toplumsal deÄŸerlere iÅŸlerlik kazandırılışı doÄŸrultusunda, “biz/ onlar”, “ussal/usdışı”, “yasal/yasadışı” gibi kavramsal karşıtlıkların deÄŸergelerini soruÅŸturmaktadır. Postmodern felsefe yaklaşımının bu noktada, büyük bir özen göstererek yürümeye yoÄŸun bir çaba harcadığı görülmektedir. Nitekim her bir karşıtlıkta yer alan terimlerden ilki üzerine yoÄŸunlaşıp saplanmamak, baÅŸka bir deyiÅŸle baskıcı Batı usunun ekmeÄŸine yaÄŸ sürmemek ya da Batı’nuı büyük ölçüde zaten baÅŸarmış olduklarım bir kez daha olurlayıp kesinlemek anlamına gelen kimi düşünsel tuzaklara düşmemek için postmodern felsefecilerin hemen bütünü iki terim arasındaki sınırın nasıl çizildiÄŸine, bundan da önemlisi karşıtlik dolaşıma sokulurken toplum nezdinde nelerin gözetilmiÅŸ olduÄŸuna dikkat çekmektedirler. Bu düşünsel yaklaşım hiç kuÅŸkusuz modernliÄŸin “ben”, “toplum”, “doÄŸa” tasarımlarına yönelik en belirgin kimi baÄŸlanımlarım da çok iyi çözümlemiÅŸ olmayı gerekli kılmaktadır. Bu noktada özellikle Levinas ‘ın “ben ile öteki iliÅŸkisi’nde kendisini açığa vuran bütüncül (totaliter) yapılara yönelik olarak verdiÄŸi derinlikli çözümlemelerden büyük esin alan günümüz postmodern felsefesi, karşıtlıkların çoÄŸu durumda biri iyi biri kötü, biri doÄŸru biri yanlış, biri güzel biri çirkin, biri istenir biri istenmez terimler barındırıyor olması gerçeÄŸinin ötekileri uçlara iteklemesi sonucunu doÄŸurduÄŸu saptamasında bulunmaktadır. Daha açık bir deyiÅŸle söylenecek olursa, karşıt kavramlar ya da ikili karşıtlıklar üstüne kurulu Batı dilleri doÄŸaları gereÄŸi ırksal, etnik, cinsel, ulusal gibi birtakım egemenlik pratiklerinin aralıksız olarak yeniden üretiliyor olmalarına olanak tanımaktadır.
Sözgelimi tam bu nokrada FOUCOULT ‘ nun Gözetleme ve Cezalandırma Hapishanenin DoÄŸuÅŸu adlı yapıtında sunduÄŸu Batı’ nın normallik anlayışına yönelik soykütüğü, günümüzde postmodern felsefenin içinden yöneltilebilecek eleÅŸtiriye örnek gösterilecek ölçüde klasikleÅŸmiÅŸ sayılmaktadır. Ayrıca Foucault’nun pek çok öteki yapıtı da özünde yine bu tür Batılı egemenlik yapılarının izlerinin sürülerek soykütüklerinin çıkartılması amacıyla yazıya alınmışlardır. Bunların arasında tarih boyunca cinsellik rejimlerinin baÅŸta dil rejimlerine dayalı olarak hangi stratejilerle denetim altında tutulduÄŸunun açıklıkla sergilendiÄŸi CinselliÄŸin Tarihi hiç kuÅŸkusuz en ön sırada yer almaktadır.
Post- modern felsefenin özellikle toplum ve siyaset baÄŸlamındaki bu özel duyarlılıkları nedeniyle, “çokkültürcülük”, “feminizm”, “kadın, lezbiyen ve gay çalışmaları”, “sömürgecilik sonrası çalışmalar’, “üçüncü dünya araÅŸtırmaları” gibi görece yakın dönemli araÅŸtırma alanlarıyla yan yana, omuz omuza yürüdüğü görülmektedir. Bununla birlikte postmodern felsefeye en azından siyaset felsefesi baÄŸlamında yöneltilen eleÅŸtirilerden en dikkat çekici olanı, postmodern felsefecilerin eleÅŸtirilerinin gerek kapsamını gerekse içeriÄŸini alabildiÄŸine geniÅŸleterek yeni bir postmodern totalitarizmin doÄŸmasına yol açıyor olmalarıdır. Bu eleÅŸtiriye karşı post- modern felsefecilerse, eleÅŸtiriyi yöneltenlerin temel bir noktayı yeterince özümsemediklerini belirterek, postmodern felsefenin siyaset alanında bütünüyle gerçekleÅŸtirmeye çalışacağının liberal demokrasi eleÅŸtirisini olabildiÄŸince derinleÅŸtirerek, günümüz kapitalist demokrasilerinin destekçileri ile yandaÅŸlarını ötekilik sorununa daha duyarlı bakmayâ özendirmek olduÄŸunu dile getirmektedirler.
Ancak bu noktada ilginç olanı Amerikalı Marxçı felsefe yönelimli toplum eleÅŸtiricisi Frederick Jameson ‘ın postmodernizmi, dolayısıyla da postmodern felsefeyi geç dönem kapitalizmin doÄŸal bir uzanması ya da manaj;ı olarak görüp bu düşünceyi kitabına baÅŸlık olarak koymuÅŸ olmasıdır. Postmodern felsefe çerçevesinde kimileyin “ötekiler siyaseti” diye adlandırılabilecek siyasalı yeniden tanımlama arayışlarına karşın, bu arayışların gündelik yaÅŸam pratiklerindeki somut karşılıklarının tam olarak neler olduÄŸu çok belirgin deÄŸildir. Sözgelimi, ÅŸimdi olandan, burada olmakta olandan bütünüyle sıyrılmış yeni bir siyasal yaÅŸam ufkuna göndermede bulunan Derrida , bir baÅŸka hukukun geleceÄŸinden, bulunuÅŸ metafıziÄŸinin yol açacağı totaliterliÄŸin dışında yatan bir gelecekten söz etmektedir.
Öte yanda Foucoult ise, “yeni bir hak biçimi” anlayışını onaya atarak, yerleÅŸik siyasal hak anlayışımız ile bu anlayış doÄŸrultusundaki yaÅŸam pratiklerimizi bütünüyle baÅŸka bir baÄŸlama taşımanın peÅŸindedir. Ne var ki, hem ötekileri hem de bir bütün olarak ötekiliÄŸi özgürleÅŸtirmeye dönük bütün bu postmodern felsefe çıkışlı arayışların anlamlan, henüz tam olarak enine boyuna deÄŸerlendirilmediklerinden açıklığa kavuÅŸmuÅŸ deÄŸillerdir. O nedenle, ötekilerin geleceÄŸi gözetilerek yapılan bu gibi siyasal önerilere pek çok siyaset kuramcısı bir hayli kuÅŸkuyla bakmakta, bu gibi önerilerin içerimlerine kimileyin sessizliÄŸe varacak denli temkinli yaklaÅŸmaktadırlar. Bu baÄŸlamda postmodern felsefe çerçevesinin bütün ayrışıklığına karşın önerdiÄŸi siyasalı yeniden düşünme anlamında sergilenen yaklaşımlardan birisi, liberal demokrasinin genel ruhu ile yerleÅŸik kununlanm ötekiliÄŸe karşı çok daha konuksever bir konuma getirecek bir biçimde yeniden yapılandırmaktır. Söz konusu yaklaşımın üzerinde en çok durduÄŸu konuların başında, yerleÅŸik demokratik egemenlik anlayışımız ile halkın kayıtsız koÅŸulsuz egemenliÄŸi üstüne kurulu toplum tasarımımızı yeni baÅŸtan düşünmek gelmektedir. Postmodern siyaset felsefesine göre, demokratik siyasal sistemin bu iki varsayımı da fazlasıyla tektipleÅŸtirici olduÄŸu gibi, bunların gerçekte olan bitenle, yani yaÅŸanan süreçlerle de alınan toplumsal kararlarla da uzaktan yakından bir ilintisi yoktur. Daha açık bir deyiÅŸle, deÄŸiÅŸik halk katmanlarının istekleri toplumun siyasal tercihleri üzerinde eÅŸ ölçüde yansıtılıyor deÄŸildir. YaÅŸanan bu sözde demokrasi durumu karşısında postmodern felsefecilerin pek çoÄŸu, çok daha açık bir biçimde siyasal istencin öteden beri bir biçimde hep içinde “olanlar”ın egemenliÄŸi üstüne kurulduÄŸunu, bu nedenle söz konusu istencin dışında kalmışları yani içinde “olmayanları yeni baÅŸtan düşünmemiz gerektiÄŸini ileri sürmektedir.
II. Dünya Savaşı sonrası Fransası’nda irili ufaklı pek çok düşünsel akım arasında iki felsefe geleneÄŸinin öbürleriyle karşılaÅŸtırılamayacak ölçülerde egemen bir konumda bulunduÄŸu görülmektedir.
Nitekim 1930′larda Alexandre Koyre ile Alexandre Kojeve aracılığıyla baÅŸlayan Jean Hyppolite ‘e dek uzanıp gelen “Hegelcilik” bir yanda, Merleau-Ponty, Ernmanuel Levinas ve Jean-Paul Sartre tarafından oldukça etkili bir biçimde temellendirilen varoluşçu görungübilim öbür yanda Fransız düşün yaÅŸamı üzerinde son derece belirleyici durumdadırlar. Kimileyin Fransız Yeni HegelciliÄŸi diye de anılan ilk gelenek, dönemin Yeni Kantçılıkadıyla bilinen pek çok konuda söz sahibi düşünce okulunun egemenliÄŸine son verip yerine geçmek amacıyla yola çıkmışlar. Bu amaç uyarınca bu geleneÄŸin savunucuları hem Hegel ‘in tarihin diyalektik ilerleyiÅŸine yönelik olarak sunduÄŸu düşüncelerinden hem de dönemin toplumsal hareketliliÄŸinden en iyi biçimde yararlanarak, bir dizi felsefı, siyasal, toplumsal olanağı dillendirme arayışı içindedirler. Buna karşı, öbür gelenekte yer alan düşünürler ise hem Husserl ‘in bilinç görüngübiliminin hem de Heidegger in varlık çözümlemesinin ışığı altında varoluşçu Felsefeye yeni açılımlar kazandırmanın peÅŸindedirler. Bunun yanında Jean-Paul SARTRE ‘ın, gerek yazınsal çalışmalanyla gerek etkin bir biçimde dönemin siyasal olayları içinde yer alişıyla, Marxçılık ile varoluşçu görüngübilimi kaynaÅŸtırarak popüler bir felsefe konumu oluÅŸturması ayrıca anmaya deÄŸer bir çabadu. Nitekim Sartre ‘ın Fransız düşünsel yaÅŸamın doÄŸrudan etkileyiÅŸi, 68 olaylarına gelinip de popülerliÄŸini yitirene dek özellikle solcu gruplar üzerinde ağırlığını giderek artan bit oranda hissettirmiÅŸtir. Sartre ‘ın Varoluşçu Marxçılığı yeni bir “insancılık” yorumudur; hem tek tek bireylerin hem de bir bütün olarak toplumun sahici (aııthentic) varoluÅŸlarını gerçekleÅŸtirmelerine yönelik bir aydınlanmayı olanaklı kılacak tarihsel bir bilinç sürecinin ideolojik bir savunusu.
Varoluşçu Marxçılık 1930′lardan baÅŸlayıp 1960′ların ortalarına dek giderek yükselen bir popüler deÄŸer olarak Fransız kamuoyunu derinden etkilerken, 1950 lerin başında diÄŸer bir düşün hareketi dönemin düşünsel gündemini belirler olmuÅŸtur. Saussure ‘ün genel dilbiliminden esinlenen deÄŸiÅŸik disiplinlerden bir dizi düşünür, çözümleme yöntemi anlam kuramı baÄŸlamında “YAPISALCILIK” adıyla anılan çığır açıa deÄŸerde birtakım yeni görüşler ortaya koymuÅŸlardır.
Hiç kuÅŸkusuz bu düşünürler arasında insanbilimci Levi-Strauss , ruhçözümlemeci Jacques Lacan ve yazın kuramcısı Roland Barthes ‘ın ayrı bir önemi bulunmaktadır. Bu üç düşünürün de özellikle üstünde durdukları konu, deÄŸiÅŸik alanlarda çeÅŸitli çözümlemelerde bulunurken ne türden bir gönderme çerçevesi doÄŸrultusunda yürüneceÄŸidir. Bu baÄŸlamda yapısalcılığın bu önde gelen kuramcıları, bireyin bilincindeki durumlara ya da bilinç yaÅŸanmasına odaklanmaya ÅŸiddetle karşı çıktıkları gibi, Varoluşçu Marxçıların yatığı gibi insan doÄŸasının aydınlanmasına yönelik ilerleme tasarımı ile belli bir tarihsel görüngünûn öncesinin ancak kapsamlı bir ideolojinin ışığı altında görülebilir olduÄŸu savı doÄŸrultusunda düşünmeyi de son derece yanlış bulmaktadırlar. Yapısalcılığa göre, bir sözcüğün ya da daha doÄŸru bir deyiÅŸle bir göstergenin anlamı bireyin bilincindeki niyet ya da tasarımlarla deÄŸil, ait olduÄŸu dili oluÅŸturan göstergeler dizgesinin ayrım iliÅŸkileriyle belirlenmektedir. Dolayısıyla anlamlar her durumda Hegel inki gibi öte dünya yönelimli tümel bir insan bilincinin ürünleri olmaktan çok belli bir dil kültürüne görecedirler. Bu çok temel saptamadan hareketle, araÅŸtımıalatım dizgesel yapıları ortaya çıkarmaya, bu yapıların dilsel, toplumsal ve ruhbilimsel görüngü alanlarındaki karşılıklarının izini sürmeye yoÄŸunlaÅŸtıran yapısalcılar, geliÅŸtirdikleri bu araÅŸtırma yönteminin,hem Hegelcilik ile Marxçıliğın insancı ideolojik özniteliÄŸi hem de görüngübilimsel bilinç felsefelerinin özne temelli olması karşısında bütünüyle bilimsel ve nesnel olduÄŸunu ileri sürmektedirler.
Bu üç büyük yapısalcı düşünür post- modern felsefe baÄŸlamının biçimleniÅŸinde en az iki bakımdan büyük yer tutmaktadırlar. Bunlardan ilki, sürece karşı süregelen yapının, evrensel tek bir anlam dizgesine karşı göstergebilimsel dizgeler çokluÄŸunun varlığını en iyi biçimde tanıtlayarak, Marks ile Hegel ‘inki baÅŸta olmak üzere kültürlerötesi tarihdışı felsefeleri geçersiz kılmış olmalarıyla açıklanabilir. Böylelikle erekbilgisel tarih tasarımı ile diyalektik ussallık anlayışının bütünüyle içleri boÅŸ varsayımlar olduÄŸu kuÅŸkuya yer bırakmayacak bir belirginlikte kesinlenmiÅŸ olmaktadır. Öte yanda ilkiyle doÄŸrudan baÄŸlantılı olan ikinci büyük katkı, dilsel dizgelerin çokluÄŸunun, dolayısıyla da bir sözcüğün ya da göstergenin olası anlamlarının çokluÄŸunun tanıtlanmasıyla birlikte kavramların tek anlamlı oldukları yollu geleneksel yaklaşımın bütünüyle çökertilmiÅŸ olmasında kendisini göstermektedir. Buna baÄŸli olarak, Descartes’ın “cogito felsefesi’nde kilit bîr konumda bulunan özdeÅŸlik kavramının, yani öznenin kendisiyle özdeÅŸliÄŸi varsayımının bütünüyle Avrupa felsefe geleneÄŸinin anlamsız bir yapınası ya da sosun yaratmaktan öte bir deÄŸer taşımayan bir kurmacası olduÄŸu da görülmüş olmaktadır. Hegelci tarih tasarımı ile bu tasarımın üstüne bina edildiÄŸi öznellik anlayışına yönelik yapılan yapısalcılık eleÅŸtirisi, Louis ALTHUSSER ‘in yapısalcı felsefesinde Marxçılığın yeni baÅŸtan temellendirilmesi sonucuna olanak tanıması bakımından ayrıca önemlidir. Kendi Marxçılık anlayışım betimlerken “insancılık karşıtlığı” terimini kullanan Althusser , bireylerin geleneksel Marxçılığın ileri sürdüğünün tam tersine genel bir tiretim dizgesinin alanları olduÄŸunu, tarihinse hiçbir biçimde özneye yer olmayan, belli bir yönle, erek ya da amaçla açıklanamayacak bir süreç olduÄŸunu savunmaktadır.
Postmodern felsefenin oluÅŸumunda bir baÅŸka önemli düşünce damarı da, Nietzsche felsefesinin yapılan özgün yorumlarla Fransız felsefe çerçevesine taşınmasından oluÅŸmaktadır. Bu baÄŸlamda Gilles Deleuze, Georges Bataille ve Pierre Klossowski ‘nin 1950′li ile 1960′li yıllarda son derece deÄŸerli Nietzsche okumaları yapmaları, çoÄŸu yerde Nietzsche’ yi Fransızların Almanlara göre çok daha iyi anlayıp özümsemiÅŸ oldukları deÄŸerlendirmesine yol açmıştır.
KuÅŸkusuz bir yanda Nietzsche ‘nin postmodern felsefeyi destekleyen düşüncelerinin Fransız felsefesinin gündemine oturmuÅŸ, öbür yanda Heidegger ‘in etkili teknoloji eleÅŸtirisiyle “hesapmakineci us” anlayışına yönelik saptamaları yapısalcılığın Hegelcilik karşın görüşlerini daha da bir pekiÅŸtirmiÅŸtir. Günümüzde postmodern felsefenin çatısının kurulmasında son derece önemli bir yeri bulunan Fransız NietzscheciliÄŸi’nin belli baÅŸlı savunuları arasında özdeÅŸlik, öznellik, ussallık kavramlarına yönelik eleÅŸtiriler en ön sırada yer almaktadır.
Bu eleÅŸtiriler yanında dile her durumda birincil deÄŸerde öncelik tanınması,’”olgu sorularının yerine’`yorulama soruları”nın geçirilmesi, ilerlemeci ya da erekbilgisel tarih anlayışlarının bütün bütün yadsınması postmodern felsefenin Nietzsche ile arasında bulunan kanbağının önemli izlekleri arasındadır


